CLARITY Act’in stablecoin getirilerine etkisi, bankaların faiz modeli ve Regulation Q benzeri tarihsel paralellerle finansal sistemin dönüşümü.
1970’lerde yürürlüğe giren Regulation Q ve bunun sonucunda ortaya çıkan, bugün toplam varlık büyüklüğü 8 trilyon doları aşan para piyasası fonları (money market funds) ile kurulan tarihsel paralellik üzerinden bakıldığında, stablecoin’lerin yaklaşık 300 milyar dolarlık piyasa değeriyle finansal sistemi yeniden şekillendirme potansiyeline sahip olduğu görülüyor. Bu dönüşüm, düşük faizli bankacılık modelinin yerini daha yüksek getiri sunan finansal yapılara bırakabileceğine işaret ediyor.
CLARITY Act, ABD’de paranın ve bankacılığın geleceğine dair yoğun bir tartışmayı tetiklemiş durumda. Tasarının en kritik maddelerinden biri, kripto para borsaları gibi dijital varlık hizmet sağlayıcılarının, yalnızca “ödeme stablecoin’i” tutan kullanıcılara getiri (yield) sunmasını yasaklamayı öngörüyor.
Bu düzenleme, 2025’te kabul edilen ve stablecoin ihraççılarının doğrudan faiz ödemesini zaten yasaklayan GENIUS Act’in devamı niteliğinde. Bankacılık sektörünün bu düzenlemelere verdiği güçlü destek, iş modellerinin en kârlı bileşenlerinden biri olan faiz marjını (spread) koruma çabasının bir yansıması olarak okunabilir.

Basitçe ifade etmek gerekirse bankalar, müşterilerden mevduat toplar, bu mevduatlara düşük faiz öder ve aynı fonları kredi olarak daha yüksek faizle kullandırır ya da devlet tahvilleri gibi varlıklara yatırır. Bankanın net faiz geliri, yani faiz marjı, elde edilen faiz ile ödenen faiz arasındaki farktan oluşur.
Bu model son derece kârlıdır. Örneğin JPMorgan Chase, 2024 yılında 180,6 milyar dolarlık gelir üzerinden 58,5 milyar dolar net kâr açıkladı. Bu performansın ana itici gücü, 92,6 milyar dolara ulaşan net faiz geliri oldu.

Yeni fintech çözümleri ise tasarruf sahiplerine daha doğrudan ve şeffaf bir şekilde yüksek getiriye erişim imkânı sunarak, bankacılık sektörünün uzun süredir kaçındığı bir rekabet alanı yaratıyor. Bu nedenle büyük ve yerleşik bankaların, regülasyonlar aracılığıyla iş modellerini korumaya çalışması hem rasyonel hem de tarihsel olarak sıkça görülen bir refleks.
2026 başı itibarıyla ABD’de tasarruf hesaplarının ortalama faizi %0,47 APY seviyesindeyken, JPMorgan Chase ve Bank of America gibi büyük bankalar temel tasarruf hesaplarında yalnızca %0,01 APY sunuyor. Aynı dönemde risksiz kabul edilen 3 aylık ABD Hazine bonolarının getirisi yaklaşık %3,6 seviyesinde.
Bu tablo, büyük bir bankanın müşteri mevduatını alıp neredeyse risksiz şekilde devlet tahvillerine yatırarak %3,5’in üzerinde bir faiz marjı elde edebildiğini gösteriyor.
Yaklaşık 2,4 trilyon dolarlık mevduata sahip JPMorgan Chase’in, teorik olarak yalnızca bu marj üzerinden yıllık 85 milyar doların üzerinde gelir yaratabilmesi mümkün. Bu hesap basitleştirilmiş olsa da, sistemin mantığını net biçimde ortaya koyuyor.

Küresel Finansal Kriz sonrası bankacılık sektörü fiilen ikiye bölünmüş durumda: düşük faizli ve yüksek faizli bankalar. Düşük faizli bankalar, geniş şube ağları ve marka gücü sayesinde, getiri hassasiyeti düşük olan müşteri kitlesini ellerinde tutabiliyor.
Marcus by Goldman Sachs veya Ally Bank gibi yüksek faizli bankalar ise genellikle dijital kanallar üzerinden faaliyet gösteriyor ve piyasa faizlerine daha yakın oranlar sunarak rekabet ediyor. Kundu, Muir ve Zhang’ın araştırmasına göre, en büyük 25 banka arasında mevduat faizlerinin %75’lik ve %25’lik dilimleri arasındaki fark 2006’da %0,70 iken bugün %3,5’in üzerine çıkmış durumda.

Bu durum, düşük faizli bankacılık modelinin, daha yüksek getiri arayışına girmeyen bir mevduat tabanına dayanarak kârlı kalabildiğini gösteriyor.
Bankacılık lobileri, stablecoin’lere getiri sağlanmasının 6,6 trilyon dolara varan bir “mevduat kaçışı” yaratacağını ve bunun reel ekonomide kredi daralmasına yol açacağını savunuyor. Bank of America CEO’su Brian Moynihan, Ocak 2026’daki bir yatırımcı konferansında bu endişeyi şu sözlerle dile getirdi: “Mevduatlar sadece tesisat değildir, fonlamadır. Mevduatlar bankalardan çıkarsa kredi kapasitesi düşer ve bankalar daha pahalı olan toptan fonlamaya yönelmek zorunda kalır.”
Moynihan, Bank of America’nın bu durumdan etkilenmeyeceğini, ancak küçük ve orta ölçekli işletmelerin ilk darbeyi alacağını da ekledi. Bu argüman, stablecoin’lere yönelen fonların bankacılık sisteminin dışına çıktığı varsayımına dayanıyor. Oysa bu her zaman doğru değil.
Bir kullanıcı stablecoin satın aldığında, ABD doları stablecoin ihraççısına transfer edilir ve bu fonlar rezerv olarak tutulur. Örneğin Circle tarafından ihraç edilen USDC’nin rezervleri BlackRock tarafından yönetiliyor ve nakit ile kısa vadeli ABD tahvillerinden oluşuyor. Bu varlıklar geleneksel finansal sistemin içinde kalmaya devam ediyor; yani toplam mevduat seviyesi azalmak yerine, kullanıcı hesabından stablecoin ihraççısının hesabına yeniden dağıtılıyor.
Bankacılık sektörünün asıl endişesi, sistem genelinde bir mevduat kaybından ziyade, kendi düşük faizli hesaplarından daha yüksek getiri sunan alternatiflere doğru yaşanacak geçiş.
Coinbase’in USDC Rewards ürünü veya Aave gibi DeFi protokolleri, bankaların sunduğu getirilerin katbekat üzerinde kazanç sağlayabiliyor. Bir kullanıcı için seçenek net: Büyük bir bankada %0,01 getiri mi, yoksa stablecoin üzerinden %4’ün üzerinde bir getiri mi? Bu fark, 400 kattan fazla.
Bu dinamik, düşük faizli bankacılık modelini temelden sarsıyor. Kullanıcıları vadesiz ve düşük getirili hesaplardan, getiri odaklı ürünlere yönlendiriyor ve mevduat sahiplerini daha faiz duyarlı hâle getiriyor.
Getiri sunan stablecoin’lerin olduğu bir dünyada, kullanıcılar ana bankacılık ilişkilerini değiştirmeden piyasa faizlerine erişebiliyor. Bu da bankalar arasındaki mevcut rekabeti hızlandırıyor. Finansal teknoloji analisti Scott Johnsson’un ifadesiyle: “Bankalar aslında stablecoin’lerle değil, birbirleriyle rekabet ediyor. Stablecoin’ler sadece bu süreci tüketici lehine hızlandırıyor.”
Kundu, Muir ve Zhang’ın çalışmaları da bu görüşü destekliyor. Faizler yükseldiğinde mevduatların düşük faizli bankalardan yüksek faizli bankalara kaydığını ve bu bankaların bireysel ve ticari kredilerde daha aktif rol oynadığını ortaya koyuyor. Getiri sunan stablecoin’ler de benzer şekilde sermayeyi daha rekabetçi yapılara yönlendirebilir.
Stablecoin getirileri etrafında dönen bu tartışma, Büyük Buhran döneminde yürürlüğe giren ve bankaların mevduata ödeyebileceği faizi sınırlayan Regulation Q ile büyük benzerlik taşıyor. Bu düzenleme, “aşırı rekabeti” önlemek amacıyla getirilmişti.

Uzun yıllar boyunca piyasa faizleri yasal tavanların altında kaldığı için sorun yaratmadı. Ancak 1970’lerde enflasyon ve faizlerin yükselmesiyle birlikte sınırlamalar bağlayıcı hâle geldi. 1960’ların büyük bölümünde %5’in altında olan federal fonlama faizi, Mart 1980’de %20’ye kadar yükselirken bankalar rekabetçi oranlar sunamıyordu.
1971’de Bruce Bent ve Henry Brown, çek yazma özelliğine sahip ve piyasa faizlerini sunan ilk para piyasası fonu olan Reserve Fund’ı kurdu. Bugün Aave gibi DeFi protokolleri benzer bir işlev görüyor: Banka aracısı olmadan getiri elde etme imkânı.

Bu fonlar 1979’da 45 milyar dolarlık 76 fondan, iki yıl içinde 180 milyar dolarlık 159 fona ulaştı. Günümüzde ise toplam büyüklükleri 8 trilyon doların üzerinde. Başlangıçta bankalar ve regülatörler bu gelişmelere karşı çıktı. Ancak düzenlemelerin tasarruf sahipleri açısından adaletsiz olduğu kabul edildi ve Kongre, 1980 ve 1982’de faiz tavanlarını kademeli olarak kaldıran yasaları geçirdi.
Stablecoin piyasası da benzer bir hızla büyüdü. 2020 başında toplam piyasa değeri 4 milyar dolar civarındayken, 2026 itibarıyla 300 milyar doların üzerine çıktı. En büyük stablecoin olan Tether (USDT), 2026’da 186 milyar dolarlık piyasa değerini aştı.

Bu büyüme, serbestçe hareket edebilen ve rekabetçi getiri sunabilen dijital dolara yönelik güçlü bir talep olduğunu gösteriyor.
Stablecoin getirileri etrafındaki tartışma, para piyasası fonları etrafındaki eski tartışmanın modern bir versiyonu. Buna karşı çıkan bankalar, ağırlıklı olarak mevcut sistemden fayda sağlayan düşük faizli büyük oyuncular. Amaçları, tüketiciye daha fazla değer sunan bir teknolojinin kendi iş modellerini aşındırmasını engellemek.
Tarihsel olarak piyasa, zaman içinde daha iyi çözüm sunan teknolojiyi benimsiyor. Regülatörlerin rolü ise bu dönüşümü kolaylaştırmak mı yoksa geciktirmek mi istediklerine karar vermek.
Bu makale, X kaynağından alıntılanmıştır. Telif haklarına ilişkin sorularınız için bizimle iletişime geçebilirsiniz.


